31/12/2008 - "SOL" Yunanistan'ı neden göremedi?
Yunanistan'daki isyanda anarşistleri göremeyenlerden kısaca söz etmiştik. "tkp"nin yayın organlarından "SOL" her nasılsa isyanın kendisini de göremedi.
http://haber.sol.org.tr/ adresinden internette de yayın yapan "SOL" Alexis'in katledilmesinden sonra Yunanistan'a yalnızca üç haberde yer verdi.
İşte o haberler: http://haber.sol.org.tr/dunyadan/yunanistan_grev.html http://haber.sol.org.tr/dunyadan/atinada_ulasim_duruyor.html http://haber.sol.org.tr/dunyadan/6226.html
Her üç haberde de isyandan hiç söz edilmemesi sizce de "ilginç" değil mi? Yunanistan'daki kardeşi kke'nin isyana karşı aldığı saldırgan tutum nedeniyle Yunanistan devletinden aldığı kocaman AFERİN, tkp'nin de iştahını açmış olmasın sakın.
Mitoloji ve Gerçek merak ediyor: Türkiye Cumhuriyeti devleti uyuyor mu? 28 Şubat'ınızın uygulamalarını desteklediler, 27 Nisan muhtırısının yerinde ancak eksik olduğunu belirttiler, 29 Ekim bildirilerinde dinci tehdit altındaki cumhuriyete sahip çıkma çağrısı yaptılar... Yetmedi Türkiye'deki militarist altyapıyı eksik bulmuş olmalılar ki kadınlara da zorunlu askerlik istediler... tkp'nizin başını okşamanın zamanı gelmedi mi?
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/12/2008 - Ne farkınız var?
Yunanistan isyanı hakkında (anarşistleri tamamen görmezden gelenleri dışarda bırakırsak) solun genel tutumu, tıpkı burjuva basın gibi; halkın mallarına zarar veren, yağma yapan anarşistler bir yanda, haksızlığa isyan eden halk ve solcular diğer yanda söylemi geliştirmek oldu.
İşte iki "devrimci", bir liberal ve bir reformist yorumu aynı noktada buluşturan Yunanistan isyanı hakkında spekülasyon örnekleri:
"Kendi adına, Radikal Sol’un büyük bir kısmı -ilkesiz anarşist otorite karşıtlarından farklı olarak- zarar ve yağmalara katılmasa da, düzenle işbirliği yapmadı, yağmaları lanetlemedi, sokaklara döküldü, maskelilerle birlikte “hala kar zarardan konuşuyorlar, biz bir çocuğun hayatından bahsediyoruz” diyenlerle beraber yürüdü; “pratik teoriden önce gelir” diyen ve yumruğunu polis vahşetine karşı kaldıranlarla beraber yürüdü." http://alinteri.org/?p=9099
"Protestocular kabaca üç gruba ayrılıyor. İlki daha ziyade arkadaşlarının ölümüne tepki olarak barışçı gösteri-yürüyüş yapan orta okul-lise öğrencileri. Aralarında karakolları taşlayan yahut plastik boya ve şişe fırlatan olsa da, bu ateşli tepki gençlerin siyasi katılımının alternatif yolu olarak görülebilir. İkincisi hükümetin ekonomi politikalarını eleştiren, yoksuzluk skandallarından bıkmış ve protesto kültürüne hoşgörülü olanlar. Kazancakis’i anan orta yaşlı hanım gibi. Üçüncü ve asıl odak, Yunan siyasi ikliminin nevi şahsına münhasır anarşistleri. Araçları ve işyerlerini yakan onlar. İyi organize olan, öfkelerini anlamak isteyen gazetecilerle tek kelime bile konuşmayan, anarşist felsefeye uygun biçimde ‘Toplum sarsılsın da ne olursa olsun’ fikrinden hareketle tüketim toplumunun görünür hedefleri bankalarla işyerlerine saldıranlar." http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=912769
"Bu eylemlerde, zaman zaman özellikle anarşist gruplar tarafından hedef alınmaması gereken hedeflere yönelinmesi, halka zarar verilmesi, devrimci bakış açısından onaylanamaz. Ancak bunu öne çıkararak halkın tepkisini çarpıtmaya çalışanlar var. Yunan halkının öfkesine damgasını vuran bu değildir; onlar öfkelerini olması gereken yerlere yöneltiyorlar." Yürüyüş
"Evet, Yunanistan’da bazı kamu binaları ve tekelci sermayenin binaları yakılıyor ama protestoların ana gövdesini anarşist grupların eylemleri oluşturmuyor. Yunanistan’da küçük ve istikrarlı bir anarşist grup var. Bunlar, bizdeki bazı küçük burjuva sol gruplar gibi yaptıklarını Marksizm-Leninizm falan diye pazarlamaya çalışmıyor. Anarşizmi savunuyor ve teorilerine uygun pratik uygulamaya çalışıyor. Bu gruplar işçi sınıfı hareketi ve onların sendikal ve siyasi örgütleri tarafından dışlanmış durumda. Çeşitli yürüyüşlerde, kortejin en sonunda toplanıyorlar, yürüyüş kortejine alınmıyorlar, beş yüz metre geriden yürüyüş kolunu takip ediyorlar ve yürüyüşün bitimine doğru bir iki banka ya da kamu binasına molotof atıyorlar. Tabii, dikkat ettiyseniz, yaktıkları yerler de bizdekilerden farklı. Belediye otobüsü yakmıyorlar, çiçekleri sopalarla dövmüyorlar, trafik lambalarını kırmıyorlar. Neyse, Yunan anarşistleri hakkında bu kadar söz yeter. Dediğim gibi Yunanistan’da çok küçük bir siyasi çevre." http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=41959
1996 1 Mayıs'ında ortaya çıkan kitlesel şiddet sonrası bu şiddeti "cam çerçeve ne ki kökünden yıkacağız" diye sahiplenen Alınteri gazetesine dönemin "Emek" gazetesi nasıl tavır aldıysa bugün Alınteri'nin anarşistlere aynı tavrı alması şaşırtıcı mı? Ya da Gazi'de Okmeydanı'nda, Nurtepe'de kurulan barikatlarda tutuşturulan otomobiller için halkın malına zarar veriyorlar edebiyatı yapan burjuva basınla aynı söylemi bugün Yürüyüş dergisinin anarşistlere karşı geliştirmesi bizi hayretlere mi düşürmeli? 1995 Gazi isyanında; polisle çatışan bir kaç yüz kişiyi, fiili çatışmaya girmese de isyana omuz veren on binlerden ayırmaya çalışan liberal ikiyüzlülerin tutumuyla bugün solun aldığı tutum arasındaki fark nedir?
Kendinizi sorgulamanın zamanı gelmedi mi artık? Mitoloji ve Gerçek merak ediyor...
Mitoloji ve Gerçek'in Notu: Yunanistan'daki isyanda ortaya çıkan kitlesel şiddet eylemlerinin yanında: açık bir ilkesel tutum belirten Kızıl Bayrak gazetesini bu eleştirinin dışında tutmayı zorunlu görüyoruz. http://www.kizilbayrak.net/makaleler-yazarlar/haber/arsiv/2008/12/16/artikel/112/bankalara-para.html
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/12/2008 - Hukuk oluşturmak ya da oluşturmamak işte bütün mesele bu....
Ekim Gençliği dergisinin Aralık 2008 tarihli sayısını karıştırırken solun kafa karışıklığını özetlemesi açısından son derece öğretici bir açıklamaya denk geldik. 13 Kasım 2008'de İstanbul Üniversitesinde yaşanan bir saldırı olayı sonrası yaşanan gelişmelerin aktarıldığı açıklamada:
"Saldırı sonrası “Müslüman Gençlik” adına yapılan açıklamada, “Ekim Gençliği”nin hedef alınmadığı, sorunun “TKP’li Öğrenciler”le olduğu ifade edilmiş, “Ekim Gençliği ile hukukumuz devam etmektedir” denilebilmiştir.Saldırının alandaki siyasal faaliyete yönelik olduğu, bu çerçevede çatışmanın tarafı olunduğu Müslüman Gençlik’e ifade edilmiştir. Bundan sonraki benzer saldırılarda da bizleri karşılarında görecekleri söylenerek aramızda hiçbir hukukun bulunmadığı belirtilmiştir."
denebiliyor... Hukuk geliştirmek, muhataplık ilişkisi kurmak değilse nedir acaba? Siyaset olarak Müslüman Gençlik'e giderek geliştirilen muhataplık ilişkisinin anlamını H.Fırat açıklar belki bize...
Mitoloji ve Gerçek merak ediyor...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/12/2008 - Nihayet...
İsyanın beşinci gününe girilirken Alınteri nihayet bir haberinde "anarşistleri temsil eden bir bayrak"tan bahsedebilmiş oldu... İlgili haber için: http://alinteri.org/?p=9071
Her ne kadar haber zaten anarşistlerin kendi başlarına yaptıkları bir konsolosluk işgaliyle ilgili olsa da bunu bir gelişme olarak kaydediyor darısı Mücadele Birliği'nin başına diyoruz.
Not: MLKP Enternasyonal Bürosu başlıklı bir açıklamada da solun aynı sansürcü tavrı sürdürülüyor. Yunanistan'daki isyanda ve uluslararası dayanışma eylemlerinde anarşistlerin varlığını görmezden gelmelerini anlayışla karşılayalım... Peki en azından Carlo Guilliani ve Aleksis Grigoropulos'tan bahsedilirken "saygıyla anılan" ve "ölümsüz" olduğu ilan edilen kişilerin politik kimliklerine değinmelerini beklemek çocuksu bir saflık mı sayılmalıdır? İlgili açıklama için: http://www.atilim.org/
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/11/2008 - Nazım Hikmet'ten Stalin'e
taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar. taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında. parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi, taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik. yok oldu bir sabah! yok oldu çizmesi meydanlardan, gölgesi ağaçlarımızın üstünden, çorbamızdan bıyığı, odalarımızdan gözleri, ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın Nâzım Hikmet Ran, 1961, Moskova
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/10/2008 - İki "resim" arasındaki yedi farkı bulun!

Tarih çarpıtıcılığında Kızıl Bayrak farkı...Kızıl Bayrak dergisinin internet sitesinde "8. Uluslararası Kadın Kurultayı gerçekleşti!" başlığıyla verilen haber, Kızıl Bayrak dergisinin Stalin ruhunu ne kadar canlı tuttuğunu bir kez daha göstermiş oldu.
Lenin'in ölümünden sonra parti içindeki iktidar çekişmesinden galip ayrılan Stalin, çekişmenin mağluplarını devrim fotoğraflarından sildirtmesi ile de tanınıyordu...
İspanya Devrimi'ne yaptığı masabaşı müdahalelerle devrimin kuyusunu kazmayı görev edinen SBKP bürokratları, sözkonusu haberde kullanılan "resmi" görseler pek mutlu olurlardı kuşkusuz. İspanya Devrimi'ne aradan 70 sene geçmesine rağmen masabaşı müdahalelerde bulunmaktan vazgeçmeyen Kızıl Bayrak ailesine en içten duygularımızla acil şifalar diliyoruz.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/9/2008 - Stalin sürgünü Kürtler Rusya’dan özür bekliyor
Eski Sovyet coğrafyasında yaşayan Kürtler Stalin tarafından bir tehcire dönüştürülen Kürt sürgününü sorguladılar. Rusya’nın başkenti Moskova’da bir araya gelen Kürt kurumlarının temsilcileri ve sivil toplum örgütleri, binlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan 1935 ve 1945 sürgününün yıl dönümünde bir anma toplantısı gerçekleştirdiler. Moskova Halklar Evi’nde yapılan yuvarlak masa toplantısı, sürgünler sırasında yaşamını yitiren yaklaşık 50 bin Kürdün anısına yapılan saygı duruşuyla başladı. Sürgünler hakkında bilgi veren konuşmacılar, Rusya hükümetinin Stalin dönemi arşivlerini açmasını istedi. Kürtlerden özür dilenmesi gerektiğini de belirten konuşmacılar, sürgüne taraf olan bölge ülkelerinin kültürel hakların geliştirilmesi için katkı yapmasını da talep ettiler. Toplantının açılış konuşmasını yapan Kazakistan Kürt Topluluğu eski temsilcisi Bedire Musa Süleymanov, İkinci Dünya savaşı ve geriliminin yaşandığı dönemdeki Kürt sürgünlerine dikkat çekti. Bu dönemde yeni kurulmuş Türkiye’deki Kemalistlerin faşist Alman devleti yanlısı eğilimler göstermesi üzerine Sovyet iktidarının Güney Kafkasya sınırları üzerinde ek önlemler alarak yeni bir demografik düzenleme yaptığını hatırlatan Süleymanov, bu düzenleme ile Güney Kafkaslardaki on binlerce Kürdün topraklarından edildiğini, binlercesinin de yollarda donarak öldüğünü anlattı. SOĞUKTAN VE AÇLIKTAN 50 BİN KÜRT ÖLDÜ Süleymanov’un verdiği bilgilere göre Sovyet iktidarının o dönemde aldığı demografik düzenleme kararının ardından Kasım ayında Sovyet orduları Güney Kafkasya sınırlarındaki Eres ırmağı kıyılarından Karankayanski bölerinde bulunan Kürt köyleri ile Nahcıvan’da ki 12 Kürt köyünün etrafını sardı. Sovyet birlikleri, Kürt köylülerin birkaç saat içinde evlerinden çıkıp köy meydanlarında toplanmalarını istedi. Sadece giysileri ve çocuklarını alabilen Kürtler, askerler eşliğinde hayvan taşınan yük trenlerine bindirilerek gönderildi. Yollarda soğuk ve açlıkla boğuşan Kürtlerin bekletildikleri istasyonlarda bile trenlerden inmelerine izin verilmiyordu. Soğuk ve açlıktan ölenler ise bir çöp gibi trenlerden atılıyor, istasyonlardaki temizlik görevlileri tarafından götürülüyordu. Her bekletildikleri istasyonda bir öğün yemek veriliyordu. Güney Kafkasya sınırlarından Kazakistan’a normalde 3 gün sürmesi gereken yolculuk, sağ kalanlarla ancak bir ay içinde tamamlanabildi. Burada Kürtçe’den başka dil bilmeyen Kürtlerin toplu yaşamına izin verilmedi ve 110 ayrı bölgeye dağıtıldı ve çok uzun süre yerleştirildikleri köy ve kasabaların dışına çıkışları yasaklandı. Bu bölgeler daha çok Kazakistan’da nüfusun seyrek olduğu bozkırlardaki yerleşim yerleriydi. Böylece yoluculuk sırasında sağ kalmayı başaran birçok aile de yeniden parçalanmış oldu. Bu sürgünlerde tam olarak ne kadar insanın öldüğünün kayıtları ise devlet arşivlerinin dışında bilinmiyor. Ancak ilk sürgünlerin bittiği 1939’larda Kazakistan’da yapılan nüfus sayımlarında 2 bin 400 kişi kendini Kürt yazdırmıştı. Oysa sürgün edilenlerin sayısı 30 bin civarındaydı. 30 bin Kürt’ten arta 2 bin 400 Kürt kalmıştı. Sürgün sırasında ölenler kadar ayrı bölgelere düşerek yakınlarını ve ailelerini kaybeden Kürtlerin durumu da bir trajediydi... İKİNCİ SAVAŞTA İKİNCİ KÜRT SÜRGÜNÜ İkinci sürgünler 1944 yine İkinci Dünya Savaşının gerginliği içinde gerçekleşti. Hem Müslüman oldukları hem de feodal ve kır toplumu özelliklerini taşıdıkları için Kürtler, sosyalist sistem içine girmekten kaçındılar ve bu yüzden Sovyetler tarafından sabıkalı bir toplum olarak değerlendirildi. Bu nedenle Gürcistan ile Türkiye sınırlarında yaşayan Kürtler sürgüne tabi tutuldu. Buradan Kazakistan’a sürgün edilenlerin bazıları yaşadıkları zorlukları tekrar yaşama korkusuyla milliyetlerini değiştirerek kendini Azeri ya da Gürcü göstermeye başladılar. Bunların bazıları 1980’den sonra Kafkaslara geri döndüler. KÜRTLERE AİT TOPLU MEZAR 1990’larda Çimkent sınırlarındaki Lisyabolka kasabası yakınlarında bulunan Kürtlere ait toplu mezarda 60’a yakın ceset bulunmuştu. Mezar üzerine yapılan incelemelerde cesetlerin 1935’te öldürülen Kürt erkeklerine ait olduğu anlaşıldı. Yine de Sovyetlerin etkilerinden çekinildiği için yeterli inceleme yapılamamıştı. Ancak daha sonra yapılan incelemelerde, bu katliamın, Stalin’in askerleri tarafından 1935’lerde yolda öldürülmeyen Kürtler üzerinde uygulandığı ortaya çıktı. (...) Kürtler de son on yılda olduğu gibi bu yılda ölen yakınlarının 70. yıl dönümde kaybettikleri yakınlarını andı. Anmaya katılan bazı konuşmacılar ise o dönemde Kürtlerin yanı sıra Yunan, Çeçen ve Kore halklarının da sürgün edildiklerini hatırlattılar. Moskova Kürt Kültür Otonomisi Başkanı Metlep Osmanov ise Sovyet denetimindeki Kürt katliamlarının sadece sürgün ve fiziksel katliamlarla sınırlı olmadığını, 1926 sayımlarında Laçin'de 232 bin Kürdün katledildiğini, 1989 Azerbaycan nüfus sayımlarında kaydedilen Kürtlerin sayısının ise sadece 153 bin olduğunu vurguladı. Buna göre Azerbaycan’daki Kürtlerin 70 yıl içinde 79 bin azaldığını aktaran Osmanov, toplum olarak çok çocukluluk kültürleri olan Kürtlerin bu yıllar içinde iki kat artış göstermeleri beklenirken neden azaldıklarını sordu. Osmanov, bubub “beyaz katliam” olarak bilinen asimilasyon politikasının bir sonucu olduğuna vurgu yaptı.
Fırat Haber Ajansı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/12/2007 - Molotov-Ribbentrop Paktı

2. Dünya Savaşı öncesi Münih Anlaşması ile Çekoslavakya'nın Südetler bölgesinin Almanya'ya bırakılması üzerine Batı ile yaptığı ittifaklara güveni azalan Stalin, yaklaşan savaş için hazırlıkları tamamlamak için gerekli olan zamanı kazanabilmek maksadıyla Hitler'le anlaşmaya karar verir. Yahudi asıllı Dışişleri Bakanı Litvinov'u görevden alarak yerine Molotov'u atar. Yine 10 Mart'ta verdiği bir demeçte Batılıları bir Alman-Sovyet savaşı çıkarmakla suçladı. Aynı şekilde Adolf Hitler de bir Batı-Sovyet yakınlaşmasından endişe ediyordu. Bütün bu gelişmeler sebebiyle 20 Ağustos'ta Hitler, Dışişleri Bakanı Ribbentrop'u görüşmek üzere Moskova'ya yolladı ve 23 Ağustos'ta da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalandı. Diğer yönleriyle normal bir saldırmazlık paktı olan bu antlaşmanın gizli maddelerinde Doğu Avrupa üzerindeki Alman ve Sovyet etki alanları belirleniyordu. Bu paktın ışığında Almanya Polonya'ya girecek ve 2. Dünya Savaşı başlayacaktır.
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Molotov_Ribbentrop_Pakt%C4%B1
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/12/2007 - Alman Komünist Partisi’nin Moskova’daki Tasfiyesi
Alman Komünist Partisi’nin Moskova’daki Tasfiyesi
Bundan önceki yazımda, 1930’ların başlarındaki Nazi-Stalinist işbirliğine ilişkin, Jan Valtin’in Out of the Night (Ak Press, 2004) adlı kitabından bazı anlatımlara ve alıntılara yer vermiştim. Bu yazıda bu anlatım ve alıntılara devam edeceğim. Ama bu anlatım ve alıntılar, sadece 1930’ların başlarındaki NAZİ-Stalinist işbirliğiyle kısıtlı kalmayıp, Alman Komünist Partisi liderliğinin önemli bölümünün Sovyetler Birliği’ndeki büyük tasfiyeler sırasında nasıl ortadan kaldırıldığını da içerecek. “Onüç milyon Nazi sekiz milyon sosyal demokrat ve yarım milyon Katolik militanla karşı karşıyaydı. İktidar dengesi beş milyon taraftarı olan Komünist Partisi’nin ellerindeydi... Komünist taban [Hitler’e karşı] mücadelede kararlıydı. Fakat Moskova’da, Komintern İcra Komitesinin Onbirinci Oturumunda, Stalin’in Komünist Enternasyonal’daki borazanı D.Z. Manuilsky ayağa kalkmış ve şöyle demişti:
‘Sosyal Demokratlar, kitleleri kandırmak için Faşizmi kasıtlı olarak işçi sınıfının baş düşmanı ilân etmektedirler. Hitler faşizminin baş düşmanı temsil ettiği doğru değildir...’
“Manuilsky’nin sesi Kremlin’in sesiydi, komünist dünya için kanun demekti. Bu, Alman partisi içinde büyük bir kargaşalığa yol açtı...” (s.312-313) Bu karışık ortamda, Alman Komünist Partisi’nin önderliği, durumu tahlil etmek üzere Karl Liebknecht House’da bir toplantı düzenler: “Olağanüstü bir toplantıydı. Tüm parti merkez komitesi, yan örgütlerin liderleri ve hareketli müfrezelerin üyeleri toplantıda hazır bulunuyorlardı. Akşam saat sekizden sabahın beşine kadar süren müthiş bir toplantıydı... Bazıları, Parti’nin tüm öfkesiyle Hitler’e karşı savaşması gerektiğini savunuyordu. Bazıları, Sosyal Demokratlarla bir son dakika ittifakı yapılması gerektiğini söylüyordu. Diğerleri, Nazi darbesinin sosyalist işçileri komünist kampa sürükleyeceğini ileri sürüyordu... Sonunda, Sosyal Demokratlarla dürüstçe bir ittifaka girilmesi yolundaki tüm önergeler yenilgiye uğradı. Eski çizgi hakim oldu. “‘Siz komünistler, emek cephesini bölen politikalarınızla, Almanya’yı silip süpüren karşı-devrimin baş sorumlususunuz” diye yazıyordu sosyalist basın. “‘Hainler’ diye haykırarak cevap veriyordu komünist basın, “faşizmin köprüsünü kuranlar.’ Bugün Karl Liebknecht House’daki o karışıklıklarla geçen toplantıya dönüp baktığımda bir ölüler toplantısı beliriyor gözlerimin önünde. Reichstag yangınından sonra, bu ateşli, ama ürün vermeyen toplantıya katılanların çoğu Gestapo’dan kaçmayı başarabildiler. İktidarlarından soyunarak yeniden Moskova’da bir araya geldiler, ama Kremlin’deki efendileri onları başka görevler için kullanmadı. GPU, Gestapo’nun arzuladığı, ama yapamadığı işi yerine getirdi. Kippenberger ve Schubert, Leo Flieg, Birkenhauer ve Hugo Eberlein; Rote Fahne’nin editörleri Suesskind, Knoth ve Nofke; Thaelmann’ın sekreterleri Werner Hirsch ve Meyer; önde gelen Prusyalı komünistler Dr. Lothar Wolf ve Dr. Fritz Halle; yazarlardan Hotopp, C. Hans, Kurt Sauerland ve Emel; Fritz Schulte ve Heinrich Kurella – Imprecorr’un editörleri; Reichtag komünist delegasyonunun garçonne’si Bertha Gropper; ve adları sayfaları dolduracak diğerleri – Heinz Neumann’ın [Neumann, daha önce GPU görevlisi olarak gittiği İspanya’dan GPU tarafından Moskova’ya kaçırılarak idam edilmişti, G.Z.] GPU mezarlığında sona eren kaderini paylaştılar.” (s.318-319)
Tarihten ders çıkartmak gibi bir özelliğimiz ya da yeteneğimiz kaldı mı? Yoksa körlük gerçekten tedavi olmaz bir illet midir?
Gün Zileli 23 Eylül 2007
*mitoloji ve gerçek'in notu: gün zileli'nin yazısındaki "stalinizm" tanımlaması bütünüyle kendisini bağlamaktadır. mitoloji ve gerçek ekibi olarak stalin'in marksizm-leninizme ideolojik bir katkı yaptığı ya da ondan kopmuş olduğu yönündeki farklı marksist yorumlarla flört eden bu adlandırmayı kullanmaktan ısrarla imtina etmeye devam edeceğiz.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sansür ve sol... Resmi tarih anlayışının farklı tezahürlerine karşı hafızanın direnişi...
Kategoriler
Arkadaşlarım
� solcularbirligi � dharmasirana
|